GÖSTERİN KENDİNİZİ


Yıl yanılmıyorsam 1996 idi. Zamanın belediye başkanı Barabut Koyunda koyu çevreleyen kalın beton duvarı kırıyordu. Sordum:
-  Hayrola Başkan, ne yapıyorsun böyle? Aldığım yanıt;
-  Yalçın amca, (o zaman bana Yalçın amca diye hitap ederdi, saygılı bir duruş sergilerdi, daha sonra adımız ONBEŞ günlük olmuştum) ben bu koyu doldurup buraya otobüs terminali, minibüs durağı yapacağım, demişti. Kendisine;
-  Yanlış yapıyorsun, dedim. Bu olay ya Eylül veya Ekim ayı idi.
1997 yılı Haziran sonu veya Temmuz ayı başı. O sırada Ankara’da oturuyordum. Her sene olduğu gibi benim Bodrum’um, Marmaris’im Antalya’m olan Tirebolu’ma geldim. Gelir gelmez de bir facia ile karşılaştım. Belediye Başkanımız Güzelim Barabut Koyu doldurulma işlemine bir iki gün evvel başlamıştı. Beynimden vurulmuşa döndüm. Ertesi gün O zaman ki başkanı Tirebolu Aşıklısı NİHAL TARAKÇI olan Tirebolu Çevre Derneği yöneticileri ile görüştüm. Yine hatırladığım kadarı ile o akşamki toplantıda Şükriye Karahasanoğlu, Eczacı Nilüfer Kozluca, Rahmetli Osman Çentelerin  isimleri Nimet ve Hikmet olan ikiz kızlarından birisi ve şimdi isimlerini hatırlayamadığım daha birkaç hanım ile tek erkek  olarak dernek yönetim kurulu üyesi Selami Domaç vardı.
Bu toplantıda belediye başkanının Barabut Koyu’nu doldurma girişiminin yasal olmadığını  anlattım. Sordular:
- Ne yapabiliriz Yalçın Ağbi?
- Çözüm İdari Mahkeme’ye dava açıp  “yürütmeyi durdurma kararı almak” olduğunu söyledim ve bir akşam önce duygulanıp yazdığım aşağıdaki şiiri okudum onlara.

                                           
                                    DENİZİ DİNLİYORUM

                    Denizi dinliyorum gözlerim kapalı
                    Deniz hırçın köpük, köpük
                    Deniz şaşkın, deniz öfkeli
                    Deniz bazen sakin mi, sakin
                    Deniz sanki munis bir kedi.                  
                    Deniz öksüz, deniz kimsesiz, deniz gariban,
                    Sanki kahramanlık bu,
                    O kadar çok ki denize saldıran.
                    Parkta mıyım, yoksa köprü üstünde mi?
                    Neredeyim bilmiyorum.
                    Karşımda İLİKA, İNESİ TAŞI, BOKLUCA,
                    Bana bakıyorlar mezarlarından,
                    Öfke dolu, nefret dolu, kin dolu.
                    Öksüzlüğüne dayanamıyorum
                    İBRAAR TAŞININ, içim yanıyor.
                    Gözlerim dolu, dolu.
                    Denizi dinliyorum gözlerim kapalı.
                    Yine dün gibi çaresiz,
                    Bu günde elden gidiyor
                    TÜM TİREBOLU*
                    Denizi dinliyorum ve isyan ediyorum:
                    YETER ARTIK DOKUNMAYIN DENİZİME
                    Yeter artık bu ilçe bizim, bu Kale bizim,
                    Kumyalı , Liman, Barabut bizim.
                    BARINAK bizim, DENİZ bizim.
                    Benim köpüğü ak KARADENİZ’im
                    Duy, duy artık sesimi.
                    Kudur kudurabildiğin kadar,
                    Öyle kus ki öfkeni,
                    Al verdiklerinin tümünü geri.
                    Denize bakıyorum gözlerin kapalı,
                    Deniz bana çok şeyler söylüyor,
                    ANLAMIYORUM(!).
                    Karşımda TİREBOLU*
                    Mahzun, çaresiz bana bakıyor,
                    Ben O’na bakamıyorum.
                    UTANIYORUM.
                                                   (Tirebolu 1997)

Bu şiiri okuyunca, Şükriye Karahasanoğlu bayağı duygulanmış ve gözleri yaşarmıştı. Dernek yönetimi hemen o akşam dava açma kararı aldı. Ancak davanın açılabilmesi için o günün parasıyla 80 milyon Türk Lirasına ihtiyaç vardı. Derneğin parası yoktu. Ama parası olan Tirebolu sever zenginlerimiz vardı. Bildiğim kadarı ile Sayın Salih Nakıpoğlu hiç tereddüt etmeden bu parayı verdi ve dava açıldı. Yürütmeyi durdurma kararı da alındı. Hem de Adli tatilin başlamasına bir gün kala.
Yürütmeyi durdurma kararına karşın belediye başkanı Barabutu doldurma işlemini sürdürdü. Çünkü belediye iktidar partisinin belediyesi idi. Bu olanları ne kaymakam, ne de savcı görüyordu. Yine Çevre Derneğinin yönetimindeki beş bayan üye ile Giresun Tempo TV.de bir program yaptık. Bu haber programda Tirebolu’nun Barabut sorununu dile getirdik. Program bittikten sonra yönetmen:
-  Yalçın Bey, bakıyorum sizinle programa sadece bayanlar gelmiş, neden hiç erkek yok, dedi.
Yanıtım aynen şöyle oldu:
-  Çünkü Tirebolu’nun kadınları erkeklerinden daha ERKEK’tir de onun için.

Haksız mıyım? Bu gün de öyle değil mi? Nerede bir aktivite var, en fazla kadınlarımız aktif. İstanbul’da Tirebolu Sanat günleri etkinlikleri oluyor, Tirebolu hanımları canla başla çalışıyorlar. Feshane yine aynı şekilde. Tersane olayında da en az erkekler kadar aktif ve gayretli idiler.

Ben kesinlikle şuna inanıyorum, Tirebolu’yu kömür tozuyla YÜZÜNÜ KARARTACAK olan bu liman projesine karşı koyuşta Tirebolu’nun KAHRAMAN KADINLARI yine başrollerde olacaktır.

Tirebolu’nun Doğu Karadeniz bölgesinde turizmin gözdesi olacağını yaşım, nedeniyle belki ben göremem ama, sizler kesinlikle göreceksiniz. Nasıl dün tersanenin paslı çivisini güzel Tirebolu’muzun kalbine saplatmadıksa, bu günde kömür karası kirini yüzümüze bulaştırmayacağız.

Tirebolu bize Atalarımız mirası değil ÇOCUKLARIMIZIN EMANETİ’dir. Türklüğün en önemli özelliği de EMANETE İHANET ETMEMESİ’dir.

 

Not: (*) Şiirin aslında TİREBOLU yerine BARABUT vardır ve şiire bazı satırlar ilave ettim.

  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 1776